« Önceki | Sonraki »

30/11/2006

meğer sevgili kardeşim bu resimde oldukça mutlu görünmeliymişim

 

 

 

[şimdi beni hatırlayarak ilk kaçak tütün sardığımız o savruk ve güzel günleri
"bugün hangi çiçeği ayartacağız bu kahpe hayata karşı" diyerek geçtiğimiz yollardan geçip
"bugün hangi kuşa özgürlük verelim" şarkısıyla yürüyüp yanyana.
ve herşeyi hatırlayarak daha dinç durmalıyım bu fotoğrafta değil mi?]

30/11/2006

siz

 

..bir mısra gibi ağzınız
dillenmemiş dinlenmemiş bakire aşklarda..

-sokakta tıkırtılar. birlikte hiç yürümediğimiz istiklal caddesi gürültüsü gibi değil. tıkırtılar.-

sesiniz -siz benim yüzümsünüz- yüzünüze en çok yakışan ağzınınız bitimsiz melodisi. bol acı bol gökyüzü dolu bir şarkıyı çıplak sesle söyler gibi bir duru özlem. sanki kışmış da yetişmeye çalışıyormuş gibi son vapura.

elleriniz avucuma akan lav. gece yarısı tüm şehri dolaştıracak bir sancı. elleriniz yarına kalmayı gerektirecek denli hayatkâr. her biri bir başka kentten gelmiş parmaklarınız. buluşmuşlar ve bir çağlayana dönüştürmüşler dokundukları her yeri.

gözleriniz bozkır. gözleriniz vaha. gözleriniz ayaz günlere cân veren pınar. tarumar ülkelerin kadim sevdası. korkulu ve tedirgin. yürüyen zaman gözleriniz. melâl mevsimi. sonra esrar. bir sıkıntıya sarılmak gözleriniz. gözleriniz mevzide ölümü karşılamaya hazır bir tabur.

saçlarınız kelimelerle taranmış. kuşkulu. sadece düşlere çıkan bir yol. parmaklarımı azad etmeyen sahibe. saçlarınız örgülerinden çırıpçıklak soyunup düşen göğsüme. ateşten izler bırakan. savursanız şehirde yangın çıkar. toplasanız tutulur güneş.

ömrünüz ömrüme verilmiş hediye. dirim. ikrâr.

-karac'oglan der ki hâlimiz nece-[ gece ]

 

14/11/2006

Tarihin Kara Deliği: İntihar

[yurdumsun ey uçurum]

 

Bazı kelimeler kolay telaffuz edilmezler. Özellikle kaçınır bazı şeyler hakkında konuşmaktan insan nesli. Adı anıldığında ortaya çıkacağından şüphelenilen korkulardır bunlar. En önemlisi, en kayda değeri, en çok kokulanı; hayatı kaybetme yollarından biri: intihar..

 

Dokuz yaşında idim bu kelimeyi ilk hissettiğimde. Biliyordum daha önceleri de, duyuyordum. Aşk filmlerinde sıkça telaffuz edilen bir kelime idi; intihar. –beni terk edersen kendimi öldürürüm- Kelimeyi anlamlandırmaya ve sorgulamaya başlamam gazetede genç bir kızın intihar ettiği haberini okumam ile başladı. Sebebini hatırlamadığım bu olayla birlikte girdi hayatıma intihar düşüncesi. İntihar etmemi gerektirecek bir sebebe sahip değildim. Çocukluğum zor ve kahredici geçmemişti. İyi bir aileye ve çevreye sahiptim. Neden olduğunu şimdi bile çözemediğim bir şekilde, hayatımın geri kalanında yanımdan ayrılmayacak olan bir çıkış noktasına sahip oldum böylece.

O yıllarda edindiğim iki dostumun da bu çıkış noktasını yanlarından ayırmamaları yüzünden uzun uzun konuştuğumuz bir muhabbet konusu haline geldi intihar. Nasıl yapılır, neden yapılır, geri kalanlara nasıl bir not bırakılır. vs.

Bu iki dosttan biri 15 yaşında konuşmayı bırakıp eyleme geçti, diğeri 26 yaşında.

Kapkara bakan gözlere sahipti ikisi de. Evhamlıydılar, tedirgindiler.Ama yaşamaya çatlarcasına inanırlardı. İşte bu nokta çok önemli. 15’inde beni intiharla yüz yüze getiren dostumun arkasından merak saldığım müntehirlerin hayatlarındaki belki en önemli ortak nokta bu; yaşamaya çatlarcasına inanmak!

Öyle ki [düşmana inat bir gün fazla yaşamak] diyen şair [eve dönmek/kendime sarkıntılık etmekten başka nedir?/orada, arada bir beni yoklar/intihara ayırdığım zamanlar/bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır/düzgün sabuklamalardan bana kalan] diyor bir başka yerde. İntihar etmedi bunu diyen ama hâlâ aklının bir köşesinde bu duyguyu sakladığı kesin.

Selim Işık’ın yaşamak için ne kadar gayret sarf ettiğini hepimiz biliriz. İntiharı için gerçek bir sebep hatırlayan var mı? Sebep, intihar vakasının en can alıcı noktası değil. Aslına bakarsanız bir sebep bulmaya çalışmak aptalca.

Temelde ‘muhatap’ bulamamanın getirisi denebilir intihar için. Cân, yâr, yâren, dost, haldaş değil ‘muhatap’. Kafa karıştırıyor biraz biliyorum. Dost muhatap değilse nedir? Haldaş muhatap değilse nedir? Yâr muhatap değilse nedir? Müntehir olmaya giden yol burada başlıyor. Bu insanlar için bir muhatap bulmak söz konusu bile değil. [kendini bildi bileli
yalnız/konumuyla ilgili yalnızlığında/gerçekten yalnız olduğunu sanarak/çıldıran
korkunç kalabalık bir adamdı dünya] Eğer kendilerini anlayabilseler idi anlatabilecek bir muhatap da bulabilirlerdi belki.

Bütün insanların istediği bir şey aslında muhatap. Ama muhatapsızlık ancak rahatsızlığın, tedirginliğin, kuşku ve korkunun üstünü geldiğinde ölümcül bir hal alıyor. Bu gerçeğin farkına varanlar ya muhatapsız bir hayatı yaşamayı göze alıyorlar ya da ölümü muhatap seçiyorlar kendilerine. [dostlarım da/ var -intiharlar/ her akşam ıslak-yapışkan/saçlarıyla girip odama/paniğimden pay toplarlar]

Selim Işık’ın, Mayakovski’nin, Cesare pavese’in, Nilgün Marmara’nın, İlhami Çiçek’in, Sylvia Plath’in, Hemingway’in, Kurt Cobain’in, Gerard de Nerval Sadık Hidayet’in, Tuğrul’un, Bora’nın ve daha binlercesinin uğradığı bir durak, bir çıkış noktası olarak duruyor intihar. [intihar; fiyakalı bir sustalı gibi durur şairlerin arka cebinde]

            Konuşulduğu zaman yüz ekşiten, insanı geren, anlama zorluğu çektiren bu olgu belki de insan hassasiyetinin en tepe noktası. İnsan olmaya, insanca yaşamaya çatlarcasına inanan yüreği elinde müntehirler gelip geçiyor hayatlarımızdan. Anmaya korkmak belki aynı yola girebileceğimiz endişesinden kaynaklanıyor. Belki ölüm kokusu ile yüzleşememekten. Ayrılık sevdaya ne kadar dahilse intihar da hayata o kadar dahildir elbet. Anmaya da anlamaya da değer.

 

[edemediğim ve edebileceğim intiharlarla]

[kutsal yenilgi!..]

12/11/2006

müntehire..

 

can te çı jı mın kır?
can te çı jı xwe kır?

her şey olup bittikten yıllarca sonra..
baştan.
her şey olup bir türlü nihayete ermeden geçen onca yılın üstüne..
olan her şey. yüzünden geçen mermiler. kan kokan kitaplar. göğsünde kıyametini taşıyan, korkunç nefeslerini bir bağbozumu seline kaptırıp.. her şey biraz hayattır kardeşim.
her şey biraz hayattır. durur insan. ölür bir gece. durur insan. kesilmiş tırnaklarına acısı duvarları yumruklamaktan. kangren olur. durur insan. durduğu yer sürgün..

[beni biraz anlayın beni biraz bu ikindilere bu şafak sökmelerine
...
beni biraz dirimle biraz anne sütü
..
kimselerin kanmaya yüzü olmadığı yalanlarla
sırça insanlıklarınızı taşıyın cesedimin yeldeğen yerlerine]

her şeyi hatırlıyor olmaktan yapılma tedirgin gölleri var akıl dağlarının. nefesi nikotinin havaya karışması oluyor insanın.
düşünce kör kütük sarhoş.
her şeyi bir yangına kaptırma hevesi var insanın. hevesle bir yenilgiyi kabullenmeye.. -ikrar.
sokağın tozunu kirini, evin nemli duvarlarını, dolu tablaları, sararmış kitapları..
üşüdüğünde yalnızlıktan şikâyet etmeyi hatırladığı kaybediş devinimi var.
yasemin abla söylesene yeniden ığdır'ın al almasını diyesi var.
susuşları üst üste ekleyip mezar taşı yapası var.

bütün yüzler gidiyor bir bir. giden gelmiyor geri. kimse geri dönüp bakmıyor. bakan acıya, bakan sürekli kanayan tırnaklara.. -bu tavanı garipsemekten kurtulmalıyım.
meğer bütün bu metaforlar ölümden daha büyük bir karışıklık bırakıyormuş. -çayı soğutmadan içmeyi öğrenmeliyim.
meğer sevgili kardeşim unutmak insan için yaşamın koşulsuz direğiymiş. -adının bir şiire kazımalıyım.

[yorgunum, beni biraz eyleyin]

her şeyin olup nihayetine ermediği bir zaman dliminden..

sebir jı mın re nina
ez jı kerba mırima
xew bı çava nakeva..

 

4/11/2006

üç iklim

sebep bir yanılsamadır kardeşim
içine düşüyoruz nedenlerin umursar gibi
bir ayağımız hayatta
başlı başına başsızlık bizimkisi
başa gelen baştan eden nedensiz kurbanlık
hiçbir şey için yaşamak gibisi var mı ?

 

üç iklim, üç şehir
be(de)nden geriye kalmış esrikliğimiz
evham örtüleri örtündüğümüz
saki kendimiz, mey kendi kanımız
kurşun kurşun kan kurşun
kurşun diyen nefes
ve sancı.

 

fısıltısı duyulmamış gibi sarmal günlerin
sandallar geçiyor geceden
heves yüklü
ipek eşarplarla boğulmak adına
yükleniyoruz kalan hevesi de ayaz avaz
gizlice büyüyor korkunun kınalı parmakları
parmaklarımız tütün kokuyor
sanrı saklı göğüs kafesimizde

 

şaşkınlığımız artıyor gün ağarırken
şaşırıyoruz nasıl hala burada olmamıza
terden ve tuzdan yapılmış sanki dünya
inatla heves yükleniyoruz
burgulanıyor göğüs kafesi
kaburgaları zorluyor aşk
heves aşkla kan/kardeş oluyor

 

üç iklim
sancı
sanrı
aşk

4/11/2006

yenilgi günlüğü

 

pazartesi

benim adımı bağışla
. . . . . . . . .

"sabah uyandırıldığında pazartesiydi
bunu iyice bildi, ağzı çirişli
yersiz, ürkek, yeni yaratılmış gibi
coşkun bir göke uyumsuz ama kararlı
durmaya, direnmeye, aşk olmaya sanki
elleri ve beyni hemen çalışkan kesildi
sonra bir den bir ışık bir ışık bir ışık

hazır bir biçimlenmeyi aldı geldi
çünkü -anlar gibiydim- biraz yenildi
hemen bir coşkuya gidiverir alışkanlığı
oturur tıraş olur, ekmek kızartıp yer
kolunda sonsuz bir güç, elinde hüner
olağan sanıverir doyumsuz karanlığı
inanırım böyle başlar bütün pazartesiler

yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi
çünkü yoktur dağların ve yaratılışın öncesi
insan uzatır ellerini bir perdeyi çeker

ve pazarsızlık kişiyi şaşkın eder
siner buğular gibi düşüncemize
her şeyin en haklısı en incesi

beklemek bir tepenin mutluluğunu
bir acının yakıp geçmesini beklemek.."

karanlık!
aldım kocaman yaprakları yatağıma getirdim
bir çeşit zina gibi yaratılışla
ki ben kocaman balıklar tuttum, sonra bıraktım
akşamlara işi bıraktığım sorumsuzluk adına

benim adımı bağışla,
beni iklimler coğrafyasının ta kendisi
sanırım suyum başkalarınca ısıtılır
pazartesi.

kendimi bir yılların içine kapadım
kendimi koyverdim bir sulara
çok öldüm çok dirildim anlamadım
kendimi kendi akrostişime adadım
kendimi gerekçesiz oralara buralara

karanlığı düşündüm, kimler yapardı onu
karanlık bir simge değildir, bir yaşama
durmadan bağırırım ona, bağırırım
ölümü ve gömülmeyi ayırt etmem ama.
aldım pazartesi akşamı bir okka sucuk
öncesiz ve beceriksiz geldim odama

seni en sona sakladım alçakgönüllü ışık
hızını hiç kesmeden avadanlıklarımı bileyen
geliyorum. bana hazırlanan her şeye hazırım
ki bu hazırlığına katıldığım suların en güzelcesi

. . . . . . .

çaldım kapıyı açtılar. oadama
kravatımı çıkardım
gökleri yadırgamadım
güleryüzlü ama yeni
çünkü ortada ben vardım.


salı

birden karışmış gördüm. -karışmış olduğunu gördüm-
otobüs duraklarıyla reklam levhalarının
tutunduğum bir sarmaşık değildi
bir kayıştı otobüste

güdümlü bir sağnak saat beşleri beklerdi
yaz kış herkesin elleri suda
dizlerime tutunup kalktım.
bir ses değişmesinin en güzeli vardı göklerde
dizlerime tutunup dizlerime
attım pazartesi alışkanlığını.
bir vurgunum, ve aşkı
yeni yeni tanınıyordu suların göke
birden karışmış olduğunu gördüm, bildim
kadınla erkeğin, emekle evrak çantasının
bir yarı karanlıkta


. . . . . . .

vakit akşamdı. ikinci gün
vakit akşamdı.
birden bazı yerlerde ışıklar yandı
ayrıldım.
eve döndüm
evi buldum.



çarşamba

aslında buydu beni geliştiren
lut gölünün ve karanlık mevsimlerin karşısında
ordan uzayıp geldikçe kararan resimlerin karşısında
her gün seslendiğimiz isimlerin karşısında
(sinek kovalayan bir berber çırağı gibi
bütün işi sinek kovalamak olan
ustasından sinen ve sinek kovalayan.)
birden perdeleri açan bir sevgisizlik
şaşılacak bir balık iriliğinde
bu temmuz nasıl olsa birkaç yıl sürer
akşamları ve sabahları birtakım ilişkilere değiştiren
yani birbaşına kalmanın mutsuzluğunu.

istesem ne olur kurtulmayı
-serin değil ki bildiğim sokaklar, sinekli-
renkli camlar gecesinden, keten ter mendilinden
uzayıp gelen resimlerin karanlığından
ve rumeli beylerbeyinden
ve taksitle satışlardan
kurtulmak.
kurtulmak!
bir sonsuz kelime
bilmediğim bir eski zaman diliminden
bir güzel aşk ölümü belki

hiçbir şeye hazırlıklı değildik
oyunlar oynandı, gökler kapandı, yenildik
ama şehirlere koyverdiler bir menekşeyi
bir menekşeyi
o zaman başından sezdik yenilgiyi

o zaman şehre çıktım bir elimde fırça
bir elimde sineklik
öbüründe bir sinema bileti
kim varsa gelsin artık yeniden oynayalım
hızım bir araba dolusu aşk gibidir
gölün rengiyle asfaltı karıştırıp
kızım, ne varsa hep yeniden boyayalım.

aslında buydu beni geliştiren, aşksızlık!..
aşksızlık büyütür beni
yeni bir aşka doğru ve
öyle sanıyorum ancak birkaç yıl sürer
insanın sebepli umutsuzluğu

. . . . . . .

üçüncü gün. yorgun
ev aklımda. gitmeyi unuttum.


perşembe

uygundur uçakların uçtuğu bugün
sonsuz bir karmaşanın üstünden
iplere asılı çocuk bezlerinin
iplere asılı kadın külotlarının
işçi tulumlarının
üstünden
cılız çocuklara havalardan öğütler atarak
ve 60 bin ile 70 bin arasında bir sayıda
ölümler atarak
uygundur
yersiz bir hamaratlık, bir görev duygusu
bir sarı lale kadar makbulse
akşamüstü bir kadına sunulan
uygundur uçakların uçtuğu.
uçsunlar.

çaresizlik değil yenilgi. (sonradan övülecek)
herkesin içinde yürekle buluştuğu bir yerdi
ben masamı topladım, saatimi kurdum
(tanrım, saatim olmasaydı ne olurdum?)
biraz sevinç ve alacalık
karşıya geçmek için tam 39 yıl bekledim
arabalar, otobüsler, bisikletler, beygirler
soluk soluğa geçiyorlardı
geçsinler
(domatesler yaşlandı elimde)

o zaman sanılır ki bir olumsuzluk akşamını seçtik
biraz kolay sanılan biraz alımlı, biraz parlayan
baktıkça içinde şişelerin ve kırgınlıkların kımıldadığı
kışlaların ve karakolların kımıldadığı.
polisin bandosunu alkışladık caddelerde
çiçek falan satın aldık
durduk ve yenilgiden umutlandık
başkaları başka şeyleri seçtiler
seçsinler

öyle sanıyorum her şey biter
bir doğurgan hücre ve
bir yanlışlık daima kalır.

yer, kuru toprak. sonra yeşerdik
çarşamba günü sanki her şeyimiz tamdı
motorlar sirenler gidip gelişler
koyduğunu koyduğun yerde buluşlar
belki güzel birtakım şeyler
ama artık vakit akşamdı.
uygundur uçakların uçtuğu artık
uçsunlar.

. . . . . . .

geldim. oturmadım. çiçekleri suladım
bir onlar kalsın dedim akşamı beğendim
-bir günlük yanılmayla evi buldum-
perşembe.
bir uzun ses bekledim. oturmadım
berberlere ve matematikçilere
uçak homurtularıyla
oturmadım...

sabahı bekledim. cumayı.


cuma

ne söylenebilir! tam çağıydı. olağandık.
sabahlarda süzgündük, ancak akşamlarda vardık.

ne söylenebilir! her şey düzeliyor sandık.
odalarda çok geniş alanlarda dardık
hiçbir şeye yeterince inanılmadan. toplandılar
orada biz de vardık.

ne söylenebilir! tam çağıydı. belli aldandık.
otlarla yeşerdik, güllerle sarardık.
bir uykudan doyarak uyanılmadan. toplandılar
orada biz de vardık.

ben sokakları severim. deniz boyunda
her şey bir eskidir. ellerim acır onları taşımaktan
ben sözümona sokakları severim deniz boyunda
oysa ensem ve şakaklarım döküldü kaşımaktan
bir genelgeyim, gündüzüm ve gecem bir
bir anı bile değilim eski olmaktan.

gücüm tazelenmedi, suratım eski. yırtık.
her şeyleri bıraktım. geniş kıyılara dadandım.
aşk diye geceleri çözümledim. aldandım.
hep tozları silkeledim üstümden. hep
bir pantolon için dört kere şehre indim
bayramlara hazırlandım. sadece hazırlandım.

ne söylenebilir! tam çağıydı. oyalandık
suyun, ateşin, havanın toprağın çalışkanlığına daldık.
bir acıya kahramanca katlanılmadan. toplandılar
orada biz de vardık
ve uzun uzadıya orada kaldık.


cumartesi

yarın pazar
yarınki pazarın sessizliği...


pazartesi

kanatır akışını akarsuların çıplak şimdiki
başarılmamış bir geçmişten artakalan şaşkınlık
şimdiki çıplak. yarı aydınlanmış bir duvardaki
bir yenilgiden çıkarılmış bir deney. bir yaşlılık
soluğunu ağartırdı bir altın damarının

(bir alıntı)
"bir adamı söylerdi
bir kitaba konuydu
hep böyle kalmasaydı
hep böyle ne olurdu"

karşımda bir harita, kahverengi ve mavi
neresi başkasının neresi benimki
(özel)
artık buldum herkesin çılgınca sezdiği
kıyısında dolaştığı yüksek çin duvarını
artık herkesin belli belirsiz bezdiği
artık kendim ısıtıyorum sularımı.

karartılmış, yerlere vurulmuş yenilgi, seni
yeni bir tanrı sayan soydandı o. seni,
betondan ve çelikten
pazartesi günleri bir mutlu gebelikten
akşama sabaha uygulayan, seni
seven, saygı duyan, yaslanan sana
mermerden yanılan, pelikülden, insan onurundan
mermere yenilen, peliküle, insan onuruna
seçim sandıklarına, otuzüç dönülü plaklara
yenile yenile şaşkın, şimdiki çıplak
bir yaşlılık
ağartır soluğunu bir altın damarının.
yenile yenile şaşkın
arta arta kendi diline aktardığı,
sıkıntısına. seni.
o, bir yanılma sanıldı, sabaha bırakıldı
(sabaha kaldım)
bir çerçeveyi ansıyordu, baktıkça kımıldamayan..

"kutsal yenilgi!.. şimdiki.
o'na bağımsızlığını hatırlatıyorsun şimdi
her şeye yeniden başlamanın
kanattıkça..."

 

4/11/2006

hızırla kırk saat

 

2.

ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı
günlere geldim bunu bana öğretmediniz
hükümdarların hükümdarlığı için halka yalvardığı
ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
bunu bana söylemediniz
ınsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
bunu bana öğretmediniz
kardeşim ıbrahim bana mermer putları
nasıl devireceğimi öğretmişti
ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz
bir kentten daha geçtim
buğdayları yakıyorlardı
yedikleri pirinçti
birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı
pirinçler gibi çoğalıyorlardı
atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
öpüp çıkıp gittim yelelerini

 

4/11/2006

kısa pantolon, paslı çakı, dizde kabuk bağlamış yara, kısa çakı,

 

nazlan
sitem et
kırıl bana
beni geç vakit
tek başıma suya yolla
bahçede yüzünü öteye çevir
güle hayret ediyormuş gibi yap
gülümseyerek konuş da başkalarıyla
somurt avluda sadece ikimiz kalınca
kızıp en ivecen adımlarınla üst kata çık
en sevdiğim çiçeğin saksısı kaysın elinden
derinleşsin ben içerledikçe ruhundaki sakarlık

yamru bastım iş değildi hake çalmak bayırdan
dağ sıradağdı hangi haşin belden yol veresi
gece hep süzüldü yukardan lakayt kehkeşan
altımda hep beni yutmaya çağladı nehir
yetişir hecelemen sök beni bir kere
en zoruma gideni yap hengame getir
çel beni tökezlet tuttur çitlere
ahla istida edecek ahval değil
kim bana kıymazsan bilebilir

dünya dedikleri samur küp 
acılar tınladıkça bende
hep seni seslendirir

 

4/11/2006

üstü kalsın

 

ölüyorum tanrım
bu da oldu işte.

her ölüm erken ölümdür
biliyorum tanrım.

ama, ayrıca, aldığın şu hayat
fena değildir...

üstü kalsın.

 

4/11/2006

mutluluk fotoğrafı 1

 

meğer dostluklar da anayollara atılan bir çiçek demeti gibi hüzünle ezilirmiş
meğer sevgili kardeşim bu resimde oldukça mutlu görünmeliymişim ben
yanağımı bir kaynağa yaslarcasına tutmalıymışım karımın omuzuna
elim sana ait bir çaya şeker atar gibi tereddütsüz ve işlek olmalıymış
gözlerimde birşeyler infilak etmeliymiş; bir yıldız kayarcasına, bir suna
uçup gitmeliymiş ben gülünce(dudaklarımın genişliğince olmalıymış gülümsemem)
saçlarım itinayla öne düşecekmiş; yarlardan dökülen akarsuyun hızınca
karıma kırmızı güller sunacakken durup kalbimi dinlemeliymişim
avcısı bol bir ceylana yol gösterir gibi onurla durmalıymışım mesela.
bu fotoğrafta alnım kırışık olmayacak, ceketimin astarı çekmeyecekmiş kolumu
kişiliğimden, geçmişimden birşeyler yansıyacak, tıpkı kanımla suladığım
bir somun ekmeği gibi olgunlaşacakmış bu fotoğraf; bileğimde ödünç aldığım saat
yaban durmayacak ve elim bir kuğu boynu gibi zarifce inecekmiş aşağı doğru

oysa sen bilirsin sevgili kardeşim sen bilirsin kolumun birinin kesik olduğunu
saçlarım ne çok acılarla tarandılar kederden başka bir şeyler sığmıyor, sıkıntılar
hangi gözle çıkışsa yüzüm sonyaz gülleri gibi sararıp dökülüyor
ve yüzüm çocukları ölüme koşturacak kadar dokunaklı coşkulu değil.
karımın gözlerinden güvercinler havalanıyor, sırtımı dönüyorum duvara
tanrım! benim gözlerime ilişen karanlıklar! karanlıklar! karanlıklar!
karımın gül takacağı tutmuş karanfil diyorum ilk ağızda.
ve bu fotoğrafta süt satan bir adamın ilenci, kilim dokuyan bir kızın aşk pusulası
yer alacakmış bir öğretmenin yıkadığı çocuğun kızıl saçlarına taktığı kurdela.
sen düşte bir insanın aşkla sevildiği sahilleri anlatıp
dururdun, bayram yerlerini, peri kızını
toz torbasının altında iki büklüm bir hamalın kangal bıyıklarını
onlar da yer alacakmış sıtmadan ölen sevgili kızkardeşimin çığlıkları da.

karımın saçlarını örebilirmişim özgürlüğe kavuşmuş bir ülke gibi sakin.
ve konuşkan görünmeliymişim kıpır kıpır durmalıymış dudaklarım, omzum
ama yandaki masaya bir öfke koyuyorum görmelisin mutlaka.
sırılsıklam bir sevinci damıtarak yüreğimde damıtarak sevdiklerimi bir bir
ayağımın altında kayıp gidiyor hayat, değişiyor yeryüzü farkındayım
soluduğum hava göğsüme çarpan kötümserlik ve dünya, korkunç değişiyor biliyorum
değişiyorum değişiyorum konuk olduğumu herşey hatırlatsa da.

sevgili kardeşim bir ateş yalımı bir utanç yalımı sarıyor damarlarımı
sen bu hallerimi çok gördün yeleğine sarındım, ellerini tuttum, evinde yattım
sanki bu fotoğraf için konuşmaya çağırıyorum seni, mutlu olmanı ister gibiyim
bir mahkemede durur gibi durma, hüzünle bakarak alnıma, göz yaşlarıma ve dinle
şimdi beni hatırlayarak ilk kaçak tütün sardığımız o savruk ve güzel günleri
"bugün hangi çiçeği ayartacağız bu kahpe hayata karşı" diyerek geçtiğimiz yollardan geçip
"bugün hangi kuşa özgürlük verelim" şarkısıyla yürüyüp yanyana.
ve herşeyi hatırlayarak daha dinç durmalıyım bu fotoğrafta değil mi?