« Önceki |

21/5/2007

Açıldı!

http://www.musvedde.net açıldı.

15/5/2007

başka bir zaman dilimi...

uzun zamandır umutla beklediğim an nihayet geldi.

 

http://www.musvedde.net içinde hâlâ insan olma nitelikleri taşıyan herkese kapısını açarak yayına başlıyor.

28/4/2007

Son Söz

Türkiye Layıktır, Layık Kalacak

 

Gözlerimi kapıyorum bir manzara geliyor gözlerimin önüne; Hrant Dink’in cenaze töreninde yaşlı bir kadın elindeki Hrant Dink fotoğrafına sarılmış, gözlerini bir noktaya dikmiş bakıyor. Aklından ne geçiyor diye düşünüyorum uzun süre. Belli ki bir öfke var gözlerinde. Faşizm’i gerçekten anlayabilir mi acaba diye düşünüyorum. Bu öfke sadece “bizden” olanın öldürülmüş olmasından mı kaynaklı yoksa gerçekten faşizm’i hissetmiş olabilir mi bu teyze?
            Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılıyor. Akp taraftarı olmamama ve dahi bulunduğum hemen her ortamda Akp karşıtı olarak bilinmeme rağmen Akp’den birinin Cumhurbaşkanı olmasını yürekten istiyorum. “Milletin” seçtiği meclise inanmak istiyorum. Milletin irâdesinin tecelli ettiğini görmek istiyorum. Hiçbir şekilde oy vermeye layık bir parti göremediğim bir ülkede oy verenlerin iktidarına tanık olmayı arzuluyorum. Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin eline geçtiğini görmek istiyorum. 

            Cuntacılığı, faşizmi, statükoculuğu hücreline dek hissetmiş biri olarak “sivil, dayanılmaz yüreklerin” kaybolmadığına dair bir inanca sarılmaktan başka bir umudum olmadığının farkındayım. Hangi yöne giderse gitsin, bu “vatanın” kaderini üzerinde yaşayan “halkların” şekillendirmesinin en iyi “faşist” yönetimden daha iyi olacağını biliyorum.

            27 Nisan 2007 Cuma günü akşam 7 gibi uyuyorum. Kötü geçirilmiş bir günün ardından bir saklanma girişimi bu uyku. Gece yarısına doğru uyanıyorum. Biraz rahatlamış olarak bilgisayarımın başına oturuyorum. Msn’i açıyorum ve gelen ilk mesaj bir haberin linki oluyor: “Asker hükümete muhtıra verdi”. Öylece kalıyorum olduğum yerde. Neredeyse nefrete varan beğenmemezliğimin olduğu Akp’nin Cumhurbaşkanı çıkarması konusundaki isteğimi düşünüyorum. Laik, demokratik, hukuk devletini savunmak için Tandoğan’a toplanan kalabalığın ellerinde yükselen “ne takunya ne postal” pankartını düşünüyorum. Hrank Dink’in cenazesindeki yaşlı kadını düşünüyorum. Sivil Toplum’dan bir tepki arıyorum internette. “Asker kendi işine baksın” diyecek yüreğe sahip insanlar olduğuna inancım yitiyor her geçen saat. Her geçen saat rahatı bozulmasın diye gıkını çıkarmayan bir toplumda yaşıyor olmaktan dolayı duyduğum hicâb artıyor. Birkaç cılız ses dışında hiçbir şey duyulmuyor. Hatta postal yalayıcıları küflenmiş Hasan Mutlucan kasetlerini yerlerinden çıkarıp büyük kolonlu müzik setlerinde duymak istemediğimiz kadar yüksek sesle çalıyorlar. Söz darbeden açılınca mangalda kül bırakmayanlar iş ciddiye bindiğinde kuyruklarını kıstırıp sessizce bir köşede saklanmayı tercih ediyor. “Darbeciler yargılansın” diye eylemler düzenleyenlerin sesleri duyulmuyor.

Milletin seçtiği meclisin, yine milletin seçtiği vekillerce iradesiz hale getirilmeye çalışılmasını anlıyorum. Bunu bile demokratik bir tepki olarak görebilirim. Akp’den birinin Cumhurbaşkanlığı istemeyen “sivil halkı”, Akp’den birinin Cumhurbaşkanı olmasına verdiğim destek kadar destekliyorum. İrâdelerini meydanlarda, gazetelerde, internette, orda burda bağıran her insan beni umutlandırıyordu şu güne kadar. Ama gördüm ki darbelerin, faşizmin, statükoculuğun acısını benim kadar hissettiğine inandığım insanlar bir bir cepheden çekiliyor. Akp’ye oy vermiş milyonlarca insandan biri bile çıkıp “sert” bir açıklama yapamıyor “devletin memurlarına”. Atanmışlar meclisi değil halkın irâdesini eziyor.

Daha güçlü söyleyemem: “ne olur ses verin. Ne olur bu ülkenin tekrar karanlığa girmemesi için bir ışık yakın. Ne olur sivil bir yüreğe sahip olduğunuzu gösterin. Ne olur, Kürtçe aşkına, Ermeni şarkıları aşkına, başörtüsü aşkına, Lazlar, Boşnaklar, Çingeneler, Aleviler, Sünniler, Hıristiyanlar aşkına, siz ses vermediğinizde aynı acıları çekecek çocuklarınız aşkına ses verin. Daha güçlü söyleyemem: rahat koltuklarınızdan kalkıp bir kerelik kıyama durun ve söyleyin: kahrolsun faşizm!”. Yoksa bu faşizme layık bir halk olarak yaşama zorundalığından başka bir şey olmayacak elimizde. Artık başkalarını suçlamaktan vazgeçip “layık” olduğumuz yönetimin bu olmadığını gösterecek bir şeyler yapın. Durmayın.

18/4/2007

kapatıyoruz

 

internet kafede kıytırık bir şarkı eşliğinde kapatma yazısı yazmak için gerekli konsantrasyona sahip olamıyor insan.

her ne ise..

başka bir zaman diliminde görüşmek üzere..

 

/ben bu çokçağı anladım o da beni anlasın/ 

17/3/2007

beyrut

 

 

Bu yol bir şehre giderdi
Güneşin tutuştuğu denize batmış güle
Mavi ıslak gecelerde ne sevgiler açardı
Dünya menekşe bahçesinde alev alev
Ey şehir sen yoksun

Uyudun uyandın büyü bozuldu
Bir kapı kapandı geçmişe
Toprak yok artık su yok
Sevinç telaş yok
Ey şehir sen yoksun

Bu kıyıda bir ağaç yeşerdi
Sedefin toprağında diz çöktü maya
Bir masal vardı bu şehre dair
Sütü bal koyuluğunda gözleri kara
Ey şehir sen yoksun

 

..ezginin günlüğü

20/2/2007

bir ki deneme

 

zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili
yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi

pır pır diye ses çıkardı yürürken yüreğimden
denizleri sulardım tozmasın diye deniz
sporu çok severdim çiçeğe yem vermeyi
kuşlara binerdim ve kaçardım başından
bak buraya yazıyorum diye milyar kelimeyi
ziyan eden de bendim hem de hiç sıkılmadan.

güzeldim de galiba bunu nasıl söylesem:
eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da güzel olmuş
keşke biraz ölmesem.

 

19/2/2007

karası çalınan

 

 

nasıl anlatılır

kavga verirken güzelleşmek

öfkeyle sıkılmışken yumruk

okşamak bir çocuk çenesini sevgiyle

 

karaydın öfken ve kaderin kadar

kimseden bir haber gelmedi

kimse seslenmedi uzaktan, aşikâr

vardın ve bu yeterdi kanamak için

 

baktığın gibi

siyah çerçeveli gözlüklerin arkasından

yani sana biçilene razı olmadığın gibi

yani bir halkı yani kara dünyayı bildiğin gibi

bildin kahraman olarak ölmeyi de

 

şimdi izlerini sürüyor çocuklar

sürüyorlar seni gözlerine

ve kıyam

12/2/2007

yalnızlığın marşı

 

 

 

su çürüdü

 

1

Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar
deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık
hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle
gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta.
Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir
leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan
havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)
Bütün belleğimdekileri yokettim. Elektrikli bir aygıyla yaktım,
jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül
edip savurdum.
        
        Adımdan gayrısını bilmiyorum.

2

Zamanı yiyip bitirdi karanlık. Gece yoktu. Güneş çoktan
kömürleşmiş ve yeryüzü yapışkan bir karanlıkla örtülmüştü.
Yabanıl sesler geliyordu derinlerden ve karanlığı ince bir bıçak gibi
yırtıyordu. Saklayan kırbaç gibi... Acı duvarını aşan bu
sesler, madeni bir gürültüye dönüyor ve yerkabuğunu
zorluyordu artık. Sesim yoktu. Karanlığın karnında yitirdim
sesimi. Kör bir kuyuda unutulan Yusuf'tum belki. Ama
durmadan soruyorlardı. Tanrılar bilmiyordu sordukları şeyleri,
peygamberler büsbütün hain çıkmıştı. Ama yine de soruyorlar,
soruyorlar, soruyorlar...

        Adımdan gayrısını bilmiyorum.

3

Iki şeyi bilmek istiyorum. (Belki aynı şeyi iki kere bilmek
istiyordum.) Duvarların rengi neydi? Derimin rengi neydi?
Dokunuyorum duvarlara; parmak uçlarımla, avuçlarımla,
dilimle dokunuyorum. Duvarların bir rengi olmalı. Ama hiçbir
duvarcının, hiçbir ressamın bu rengi bildiğini sanmam. Adı
yoktu bu rengin, kimyası yoktu. Belki renksizliğin rengiydi bu.
Çürüyen bir bedenin kokusuydu duvarların rengi...

       Adımdan gayrısını bilmiyorum.

4

Bir böcek gibi antenlerimi gezdiriyorum bedenimde. Anahtar
deliğinden sızan ölü ışıkta ellerime bakıyorum. Ellerim... Sanki
bir kadının memelerini hiç okşamamış, sicaklığını duymamış.
Ellerim... Her dizesi çığlık olan şiirleri hiç yaratmamış sanki. Ne
beyaz tenliyim artık, ne esmer, ne de kara... Cüzzamlının,
vebalının bir rengi vardır. Irinin bir rengi... Ölünün bile bir
rengi vardır ama derimin rengi yoktu. Belki çürüyen bir kentin
rengiydi bu. Çürüyen bir dünyanın...

         Adımdan gayrısını bilmiyorum.

5

Kıllı, ayakları üzerinde duramayan bir yaratıktım artık.
Soyumun neye benzediğini unuttum. "Insana benziyorlardi"
diye duymuştum bir vakitler. Demek ki şimdi maymun
halkasında insanlık...

        Adımdan gayrısını bilmiyorum.

6

Ağzımı anahtar deliğine dayayıp havayı emiyorum. Böcek
sokması gibi bir yanma duyuyorum boğazımda. Oysa kuru bir
yaprağı bile dalından düşürecek gibi değil bu esinti. Belki
çöle dönmüş toprağa tek yağmur damlasının düşüşü yalnızca.
Çamur gibi bir yağmur damlası... Ama toprak, bu damlayla
çatlatacak bağrındaki tohumu. Çöl, bütün vahalarını bu
damlayla yeşertecek... Genzim yanıyor. Ince bir kan şeridi
sızıyor dudaklarımdan. Kirli, sıcak ve simsiyah...

         Adımdan gayrısını bilmiyorum.

7

Suyum, bir litrelik karton süt kutusu içinde. Yetmiş iki gündür
sakındığım ve hergün ancak bir kere dudaklarımı
değdirdiğim... Dilimi bir köpek gibi değdirdiğim. (Dilin suya
dokunuşu... Bir süngerin denizi yutuşu yani. Bir çölün seraba
kesilmesi bir an için.) Her gün ancak bir kere değdiriyorum
dudaklarımı suya. Dilimi kaçırıyorum artık. Sünger, bütün
vantuzlarını birden uzatmasın diye... Bataklıktaki suyun da bir
su yanı vardır. Çürüyen bir bedenin bile dayanılabilir
kokusuna. Kutuda kalan son bir yudum su, bu bile değildi
artık. Küstü, öldürdü kendini su...
Su çürüdü...

       Adımdan gayrısını bilmiyorum…

 

ahmet telli

12/2/2007

epitaf

 

/ben kelimesiz ne olurdum bilir misin/

 

Bazı kitaplar vardır, hemen uzanabileceğiniz bir yerde durmasını istersiniz. Ne zaman okumak isteyeceğiniz hiç belli olmaz çünkü. Bazı kitaplar uzun uzun aranmaya gelmezler. 

İç sayfasında “Bu kitap 1000 adet basılmış, elle numaralandırılmış ve ilk 50 adedi satış dışı tutulmuştur” diye bir not bulunan bir kitap “Epitaf”. Mürsel Sönmez’in 1995 yılında Monad yayınevi tarafından basılan şiir kitabı. 950 şanslı kişiden biri olarak elimin her an uzanabileceği bir noktada tutuyorum. Aslına bakarsanız satın almış olduğum bir kitap değil. Bir çok gizli hazine gibi tesadüfen elime geçti.

 

/tek başıma bir kerecik

yaşıyorum

kara kırılgan zemininde dünyanın

bir yürüyor

çok düşüyorum/

 

Çok başarılı bir imge örgüsüne sahip şiirler. Ustalığını konuşturmuş amatör bir şair var kitapta. Amatör bir şair dedi isem duyguları köhnememiş bir adam anlayınız.

 

/ey kalp

muhteşem esrik

çelişkiler ârafı

yandıkça parlayan ayna

yandıkça canlanan sahne

yankısız erinç

abartılı hışım

yitik istikrar

sonsuz med-cezir ey/

 

Şiirlerde bir duruluk hâsıl. Tekrar tekrar okutan bir derinlik. Yorulmuyorsunuz şiirleri okurken. Asık suratla yumruklarınızı sıkarak okuduğunuz şiirler gibi değil. Sarih bir gülümseme ve gizil bir hüzün oluşuyor yüzünüzde.

 

/boşa gidiyor bu yağmur boşuna yağıyor boşluğa

bizi yan yana bizi omuz omuza ıslatmıyorsa

boşa geçiyor ömrümüz boşuna eriyor gül dalında/

 

Kitap sevgiliye hediye edilmek üzere hazırlanmış gibi. İtiraf etmek gerekirse sevgiliye okuduğum bir çok şiiri barındırıyor.

 

/zordu gerçekten biliyorum

bu aykırı konumda

bu yanlış bu iğreti zamanda

 

hani yâr

hüznü sevinç

sevinci hüzün/sevince hüzün

yalnız bizim

yalnız bizim şarkılar/

 

Mürsel Sönmez’in başka kitapları da var elbet. Ama hiçbirini edinip okumak gelmedi içimden. Diğer kitapları  Epitaf’ın büyüsünü bozar diye korktum. Epitaf  “şiir kitabı” ismini hak eden kitaplardan Bilmiyorum kitap tekrar basıldı mı. Bulmak mümkün olur mu. Aslına bakarsanız elimde az kişinin sahip olduğu bir kitabı tutuyor olmanın verdiği hazdan olsa gerek içimden basılmamış olsa diye geçirdiğim oluyor. Bazen de basılsa ve herkes ulaşabilse bu güzelliğe diyor. Dilemma.

 

/gece kafirdir örter/

7/2/2007

zarif gülmek

 

 

kapkara bakan adamlar hep güzel mi gülerler?

az güldükleri için mi bu kadar güzel oluyorlar gülerken?